Rss Feed
  1. Mezun Olmuş Gidiyorsun

    19 Temmuz 2009 Pazar




    Hidayeti olan her şeyin bir nihayeti vardı ya hani, işte bu serüvende son buluyordu bir stadyumun spot ışıkları altında. Ağlayana rastlamadım. Yüzlerde anlamlı olup olmadığını kestiremediğim bir tebessüm dalgası seyir halindeydi. Gözlerinden tedirginlik okunanların çokluğu ise yadsınamaz bir gerçekti. Kendini yeni emekli olmuş ve orta yaş krizine girmek üzere olan biri gibi hisseden ben ise tüm bu süreci gözlemlemekle yetindim.


    Sakaryaspor’ un şampiyonluk maçı vardı sanki statta o gün. Veliler düşünüyorlardı: Ellerinden tutup ilkokula götürdükleri yavruları üniversite mektebini bitiriyor ve artık tabiri caizse “hayata atılıyordu”. Harcanan emekler zayi olmamıştı ya, şükür! Öğrenciler yani bizler ise gerçekten bipolar hastalarını artık daha iyi anlıyorduk. Zıt duyguların eş zamanlı inkişaf ettiği bir bünyenin verdiği tepkilerin sorgulanması dahi gereksiz. Ne yapacaktık şimdi? Hadi gelecek kaygısını geçmiş olalım bir an için. Peki ya dört yıla sığdıramadığımız, en dar zamanımızda yanı başımızda bitiveren, ellerini uzatıp bizleri çukurlardan çıkartan arkadaşlarımız, dostlarımız.. Onlar ne olacaktı? Zordu ayrılık. Artık Antep’teydi bir yanım, bir yanım Gebze’de, bir yanım İzmit’te, bir yanım Adapazarı’nda, bir yanım Trabzon’da, bir yanım Rize’de. Çok özleyecektik hepsini hem de çok. Kızardık, bağırırdık, küserdik birbirimize ama bilirdik ki onların yerlerini kimse dolduramaz. Zaten o, “O” olduğu için yoldaşımızdı ya. Bipolar olmuştuk hepimiz dedim ya. Ağlamak isteyip de gülmek nasıl bir tezattı o anda anlatamam.


    Diploma almak ise bu olayın şakasının kalmadığının resmiydi. Son mühürde vurdurulunca, o, son A4’e sordu bir arkadaş; “ Bu kadar mı, bitti mi?” O an hepimizin yaşadığı şaşkınlığın cümleye dökülmüş haliydi bu soru. Evet, işte her şey buraya kadardı. Hep istediğim “nihayete erme” en azından bir konuda gerçekleşiyordu ama buruk duygulardı hepsi. O “nefret” ettiğimiz Sakarya’dan ayrılıyor olmak, “kör itin öldüğü yer” dedikleri Camili’deki evimizden arkamıza bakarak gidiyor olmak ve daha birçok şey zor geliyor insana. Dört sene bir şehre bağlanmak için yeterince uzun bir süre. Her sokağında, her kaldırımında bıraktığımız izleri ve yaşananları düşününce insan, bazen “keşke”, bazen “iyi ki” diyor. Dört sene önce kayıta giderken hemzemin geçit silkeleyip kendime getirmişti beni. O an “ben buraya nereden geldim” oluyor insan ama ayrılık vakti dayanınca kapıya ve gişelerden son kez çıkış yaptığınızı fark edince hüzünlenmemek elde değil. Karda kışta ödev verebilmek için binbir zahmetle okula çıkışımızı, gecenin bir yarısı köpekler tarafından kovalanmanızı, spontane gelişen çiğ köfte partilerini, sınav dönemlerinin vazgeçilmez yardımcısı olan filtre kahveyi ve türk kahvesini, sınav sonrası kulis yapmayı, “Dia kapanmadan” yapılan Çark Caddesi turlarını, Adalar’dan mütemadiyen alınan 100 gr. nohutu, soğuk kış gecelerinde battaniyeye sarılıp finallere çalışmayı nasıl unutabiliriz ki? Sonra, her fotoğraf demetinde en az bir tane “garip” poz vermeyi beceren Zekirdek hayranını, evde yankılanan sesime, bir başka sesin yankısının eşlik etmesini sağlayan ev arkadaşımı, sınav haftalarında oflamayı ve poflamayı öğreten henüz 18’ine basmış güzel insanı, “çiğ köfte nasıl yoğrulur, verimli bir şekilde kitap nasıl okunur, helal dairesi çerçevesinde âlem nasıl yapılır, kafanın içindeki 40 tilki kuyrukları birbirine değmeden nasıl dolanır” minvalinden pek çok sorunun cevabını uygulamalı olarak öğreten Kpss canavarı olacak kıymetli Antepliyi, zamanında pek üzülmüş ama şimdi pek mutlu olan, kendine asla “streç” yapmayan, sürekli tebessüm eden Niğde patates güzelini, İyilik denince en safiyane kişi olarak akla gelen ama cümleye başlayınca nokta koymayı unutan arkadaşımızı, Lays baharatlı, arşivlik dizi ve filmler, en kısa çalışmayla en yüksek notu alma gibi nevi şahsına münhasır muhabbetine doyum olmayan eski İstanbullu, yeni İzmitliyi unutmak, unutabilmek ne mümkün!



    Bu yazının nihayete ermesi meğerse bir kandil gününde mümkünmüş. Miraç Kandili münasebetiyle bir kandil mesajıyla yazının nihayete ermesini uygun gördüm.


    Allah’ım sevgilerin sebebi senin muhabbetindir.


    Sevdiğim yüzlerde sevdiğim senin cemalindir.


    Sevmeler senin sevdirmenle sahicidir.


    En sevdiğim hatırına sevdiklerimi de, beni de sevdiklerinden eyle. Hayırlı kandiller.



    Dipnot: Klasikleşmesini umut ettiğimiz “Haliç Kahvaltıları” unutmayanları ve unutulmayanları buluşturmaya devam edecek.

  2. Genel Değerlendirme

    27 Nisan 2009 Pazartesi





    Yakın zamanda anladığım birkaç hususu sizlerle de paylaşmak ve görüşlerinizi almak üzere bu yazı kaleme alınıyor. Öncelikle kültürler öyle bir yönlendirilme içerisindeki toplumlar öz değerlerini yitirmeye ve batılı değerlere(!) kendi değerleriymiş gibi sahip çıkmaktadır. Bunu bireye indirgediğimizde ise konu dallanıp, budaklanmaktadır ama ağacın gövdesi birdir. O gövdenin adı ise safi materyalizmdir!



    Türk insanı son 30 yıldır, bir başka deyişle son 2 kuşaktır büyük bir değişim geçiriyor. İnsanlar Hofstede’in araştırmasını yerle bir ediyorlar adeta. Hani biz “dişil toplum” özellikleri sergiliyorduk Sayın Hofstede! Öyle olsa insanların yüreklerinde bir nebze olsa merhamet, bir tutam yardımseverlik, iki ölçü sevgi çıkar, dillerinden de, bir fincan kahve içim süresince kurulabilen insanın gönlünü okşayan güzel cümleler dökülürdü. Eskisi gibi değil hiçbir şey. Her şeyin fevkinde iken hiçbir şey olabilmek o kadar kolaylaştı ki zamanın doğal akışına yetişemediğimiz şu günlerde. Aslında zamanı yetiremememizin nedeni de tamamıyla materyalist duygularımızdan kaynaklanmakta. Hep daha fazlasını istiyoruz, asla aza kanaat etmiyoruz. Büyüklerimiz böyle demiyordu hâlbuki bizlere. Yitiriyoruz değerlerimizi içten içe…



    İnsanların sevgi ve aşk gibi olguların içleri boşaltılmış birer fazlalık olarak gördüklerine de şahit oluyoruz ne yazık ki! Aslında zincirleme bir reaksiyonun kaçınılmaz sonu oluyor bu kelimelerin anlamlarını yitirmesi. Öyle ki, seviyor en halis duygularıyla bir hayırsızı, sonrasında ise pragmatist olmayan bu duyguları samimi(!) bulmuyor kendine göre, hayırsız olanı. Belli bir süre geçiyor ve siz seviyorsunuz o hayırsızı seveni uzaktan uzağa ama bakıyorsunuz ki artık o eskisi gibi değil. Materyalizmin simgesi olan hayırsızın ona yaptığı en büyük kötülük bu olsa gerek: Duyguları körelten, pragmatizm ve materyalizm propagandası yapan nüveleri serpmiş onun kalbinin tam orta yerine. İşte o da artık tattırmalıydı bu duyguyu size ve atmalıydı o tohumları kalbinizin tam orta yerine ki yangın yeri olsun yüreğiniz.




    Son olarak Kafka ve Ortaçgil’den alıntılarla son veriyorum yazıma.



    Franz Kafka’ya kulak verelim:


    "Ormanda yolunu yitirmiş çocuklar gibi terk edilmişlik içerisindeyiz. Önümde durup bana baktığında, ne sen benim içimdeki acıları anlayabiliyorsun, ne de ben seninkileri. Ve senin önünde kendimi yere atsam, ağlasam ve anlatsam bile, biri sana cehennemi sıcak ve korkunçtur diye anlattığında da cehennem hakkında ne bilebilirsen, benim hakkımda da ancak o kadarını bilebilirsin."



    Anlamak, birebir empatiyle alakalı gibi görünse de madalyonun bir diğer yüzü o durumun içerisinde bulunmak ve benzer duyguları yaşıyor olmakla da ilintilidir. İşte tam da burada Bülent Ortaçgil “anlamak çözmeye yetmez” der ve ekler, “sensiz olmaz, sensiz olmaz”


  3. Kaçabilme Meziyeti

    17 Nisan 2009 Cuma


    Uçsuz bucaksız bozkırda ufku seyretmenin zevkini herkes bilemez. Gözler ufka dalmışken ne bozkırın sıcağı ne de tali yolların çukurları umurunuzdadır. Büyükçe açarsınız gözlerinizi ve dalarsınız seyre eşsiz manzarayı ama aslında gözünüze başka bir perde inmiştir. Siz o perdeden akan kareleri seyretmektesinizdir. Muhtemelen ufuk çizgisinin ötesine geçmek lazım gelir o an için. Ağlamaklısınızdır hiç olmadığı kadar. Gözlerden yaş süzülmez ama dolmuştur da göz çanağınız. Sadece susarsınız o kulakları sağır eden sessizliğinizle. Güvenmek istersiniz belki birilerine. Sizi yarı yolda bırakmayacak birine ihtiyacınız olduğunu hissetmeye başlarsınız inceden inceye kalbinizin derinliklerinde. Belki de aradığınız bir ölesiye kiracıdır kalbinize. Bir hayırsızın arkasından bakıyor da olabilirsiniz. Görmeyi umut ettiğiniz her ne ise –alacağı olsun- umarsız bir çocuk gibi şen olmayı unutturmuştur size. Belki ötelere göçmüş yakınlarınızı özlemiş ve “keşke şu anda yanımda olsalardı” serzenişlerinde bulunmaktasınızdır.

    İşte yazının buraya kadar olan kısmı bir süre önce kaleme alınmış ve atıl vaziyette beklemeye terk edilmişti yazar tarafından. Nereden bilebilirdi ki kendisine ithaf edeceğini bu yazısını? Yola çıkış noktası avutmak iken kısmen de olsa ahu gözlü bir güzeli kendisine nasip oldu yazının kahramanı olmak. Öyle ya kitaplara gömülmüşken ansızın güç birliği yaptı içine akıttığı zehirler ve hücum ettiler göz pınarlarına. Her şeyin nihayete ermesini ister oldu diller. His tercümanlığına soyunup boyunun ölçüsünü almaktı bu belki de. Kendi derdini anlatamazken, başkalarının konuşan dili, gören gözü, işiten kulağı olmuştu ya da öyle zannediyordu. Yer yer Akif’i anar oldu:

    “Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyleyemem
    Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bizarım.”

    Zihni işler fiziki işlerin üzerine çıkar oldu yer yer. Bu adam yoruldu genç yaşında türlü düşüncelere gark olmaktan. Bu tarifte eksik bir şey vardı! Söylemeye dili varmadı yahut dar vakitlerde eşikten döndü hep. Kendi Kıyameti kopsa yazarın şu satırlar okunduğunda neler hissederdi acaba satırları okuyanlar?

  4. Tebessüm Bayramı

    2 Nisan 2009 Perşembe





    Bazen özlüyorum çocukluğumu. Duygularımız yoktu çocukken, yalnızca ağlardık ve annemiz anlardı bu ağlamanın ne demek olduğunu. Oysa büyüdükçe duygularımızda büyüdü bizle. Artık farklıydı her şey. Duygularımız hükmeder oldu aklımıza çoğu zaman. Anlatamaz olduk bazı şeyleri. Ağlar olduk bir kenarda karanlığın üzerine. Hayat git gide girift bir hale büründü. İncinir olduk kimi sözlerden, kimi insanlardan. Korkar olduk duygularımızdan. En kötüsü de gülemez olduk her şeyin inadına! Büyümek hani güzeldi? Mutlu olamadıktan sonra ne anlamı var büyümüş olmanın? Ömrünüzün üçte birini tüketmişken arkada bıraktığınız yıllara bakarsınız. Takvim yaprakları o kadar çabuk tüketmiştir ki sizi- genç yaşınıza rağmen düşünürsünüz hem de tüm bunları- takatiniz kesilmiştir adeta. Önceleri “içime atarım” derken şimdilerde içinizde isyan eder olmuştur. Haykırmaktadır “yeter artık” kabilinden. Çaresizlik hissi sarmıştır tüm vücudunuzu. Bir bilinmeze sürüklenmekten alamazsınız kendinizi. Aslında rotayı çizen de sizsinizdir. İşte hayatımızın kimi dönemlerinde hepimiz yaşamışızdır, yaşıyoruzdur bu tanımsızlık halini.

    Hani bazı insanlar vardır üzülmesine kıyamadığınız. Kol kanat germek istersiniz tüm sevginizle. Üstüne titrersiniz adeta en güçlü fırtınalarda zarar görmesin diye. Gülen gözleri asla buğulanmasın diyedir tüm çabanız. Acısına da sevincine de ortak olmak istersiniz o saklamaya çalışsa da tüm yaşadıklarını. Sebepsiz bir fırtına yaşamaktadır lakin siz hissedersiniz bir şeylerin olduğunu. Fazla da üstüne gitmezsiniz çünkü buğulansın istemezsiniz baharı andıran gözleri. Hep gülsün istersiniz o gözler. Onunlayken saatler -sanki- inadına daha hızlı geçer. Anlatacak şeyleri vardır sizi sıkmayan. Ketum biri olarak sizin bile dilinizi çözer bu haliyle. Sıkılmak şöyle dursun akreple yelkovanın bir süre izine ayrılmasını bile istersiniz. O dertlidir, siz ondan da dertlisinizdir. Onu biraz da olsa kara bulutların arasından çekip sonsuz maviliklere götürebildiğinizi hissettiğiniz an dünyanın en mutlu adamı addedersiniz kendinizi. Dinledikçe içiniz açılır. Fikirleri, görüşleri, yaşantısı sizde hayranlık uyandırır. Eskilerin deyişiyle “bu devirde böyle birisi var mıdır?” sorusuna cevap olarak oturuyordur karşınızda adeta. Gözlerinizi kapatıp semaya açtığınızda ellerinizi, belli belirsiz silueti vardır uzaklarda ve dualar onadır gönlünün feraha ermesi için. İşte o üzülmesine kıyamadığınız bir büyük insan. Herkesin hayatında tarif edilen şekle uyan bir büyük insan olmuştur. İşte bu yazıda o büyük insanlara gelsin. Yatacaksın, kalkacaksın ve yüzünde tatlı bir tebessümle bayrama erişeceksin!

  5. Beyhude Ömrüm

    19 Mart 2009 Perşembe

    Doğrusu güne başlarken merak ediyordum, bir doğum günü daha ne kadar kötü geçebilir diye? Hem muazzam derecede hastaydım -ki süründüren bir hastalıktır nezle+grip bileşimi- hem de yıkılmış bir köprünün onarılamayacağını anlatmaya çalışıyordum seslenene karşı olanca sessizliğimle. Hal böyleyken pek de -benim tabirimle- "sevindirik" geçecek bir gün umut etmiyordum ama beklenmeyeni öngörebilmekti önemli olan. Zaten soracak olursanız son liseyi bitirdiğim yıldan bu yana doğum günleri yılın diğer 364 gününden farklı değildi benim için. Zaten halet-i ruhiyem de fena halde değişiklik göstermekte yıllardır. Kendimi bile çözememişken ben, nasıl anlayabilirdim dostlarımı, arkadaşlarımı,.. ? Bu gidişim, sona doğru. Nefes alıp verişlerimi sayan tarafından alınacak emanete -ki emanet yalnızca O'nadır- gereğince bakma çabası olarak görülmeli arz üzerindeki yerli yersiz çırpınışlarım. Şimdi o dostlardan birine ses verme zamanı:

    "Güzel insanlar tanıdım bu dünyada. Anlarlardı, telleri kırık şemsiyelerin dilinden. Dalıp giden gözlerin nereye bakmadığını anlarlardı.
    Güzel mektuplar aldım. Yüz defa okunur mu bir mektup?... İşte ben yüz defa okunan mektuplardan aldım.
    Güzel yollardan geçtim. Dönüp bir kez ardıma baksam, ikinin hatırı kalırdı. Sonra üçün, sonra dördün...
    Güzel akşamlar yaşadım. Hiç bitsinler istemezdim.
    Güzel nehirlere rastladım. Ağaçlara çarpmamak için durmadan kıvrılırlardı.
    Güzel şarkılar dinledim. Güzel denizler gördüm. Güzel yağmurlarda ıslandım.
    Güzel "Dostlarım" oldu. Umutsuzluğumu ikiye bölüp, büyük olanını kendileri alırlardı.
    Güzel rüyalar gördüm. Güzel sabahlara uyandım.
    Yaşayıp giderken ardıma baktım da demin, güzel şeymiş dedim şu yaşamak; ama..."

    İşte böyle diyordu gerçek bir dost -haklı olarak- sitemkâr bir üslupla. Haklıydı, çünkü dört senedir paylaşılmıştı bir kuru ekmek, bir battaniye, bir kitap, bir yastık.. Bu bünye ancak satırlarda özür dileyebilirdi özü sözü bir olan o insandan. İşte diyordu bile: Özür diliyorum birader!"

    Beyhude geçen bir ömür ne zaman nihayete erer var mıdır bilen? İşte sonsuzluğa bir adım daha yaklaştığım günlerden bir gün. Üzülüyorum be, gerçekten üzülüyorum. Çaresizliğime, nefsime, turbo fırınlara layık bu günahkâr bedene, anlayışsızlığıma, gözyaşlarıma, sosyalliğime ve her şeyden önemlisi kelimelerin kifayetsiz kaldığı anlara üzülüyorum be!