Rss Feed
  1. Empati

    12 Mart 2009 Perşembe

    "bildim ki nihan bela imiş aşk
    bir dertli macera imiş aşk"
    Fuzuli

    Yazı yazmanın o dayanılmaz hazzını anlatabilmek, okuyucuya da o hazzı yaşatabilmek gibisi yok. Kurduğunuz sosyal ağlar sayesinde birçok açıdan birbiriyle farklılık gösteren insanları gözlemleme imkânı buluyorsunuz ve olaylara bakış açınız değişiyor bu geniş perspektifle beraber. Artık yeri geldiğinde O kız gibi düşünebiliyor, berideki genç gibi susabiliyor, şuradaki amca gibi vakar olabiliyor, bankta oturan teyze gibi duyarlı olabiliyor, parktaki çocuklar gibi umursamaz bir tavır takınabiliyorsunuz. Ve bu “empati” dedikleri olgunun hücrelerinizi istila(!) ettiğinin bir tezahürü olarak yorumlanıyor.

    Her ne kadar “empati” kelimesi batı menşeli olsa da Türkçeleştirmede yaşanan sıkıntı nedeniyle biz de bu kavramı olduğu gibi kullanmaya devam edeceğiz. Empatiyi en amiyane tabiriyle “halden anlamak” olarak tanımlayabiliriz. Dünyanın bizim etrafımızda dönmediğinin yani dünyanın merkezinin biz olmadığını idrak edebilmemiz için “empati” becerisini kazanmanın gerek şart olduğunu bilmek lazım. Peki, nasıl halden anlarız ya da anlayabilir miyiz? Halden anlamak, biraz his tercümanlığıyla, biraz alttan almayla, biraz sevgi, biraz dostlukla ama en çok da paylaşmakla kazanılan bir değer. Kimi zaman kolunu omzuna koyarsın ve uzaklara dalarsınız beraber kulakları sağır eden bir sessizlik eşliğinde. Kimi zaman final geceleri aynı kahveye ortak olursunuz telvesiyle birlikte. Kimi zaman yürürsünüz uzun ince bir yolda ve ıslanırsınız -şemsiyeniz olmasına rağmen - sırılsıklam oluncaya dek. Kimi zaman gözbebeklerine bakarsınız-göz kapaklarınızın mukavemetine karşın- ölesiye. Konuşmazsınız belki ama anlarsınız halden ve o anlar sizin anladığınızı halden! Belki de empati iki insanın ahenginin akordudur. Evet, evet öyledir. Empati bir akort ayarıdır bünyelere.

    Yazar, yıllar evvel bir geometri soru bankası kitabının en alengirli sayfalarına nakşetmişti şu cümleyi : “Aşk, Eylül ıssızı sokaklarda üşüyen ellerimin sana kavuşmasıdır.” O anda yazar kendini Necip Fazıl’ın “Kaldırımlar”ının yer aldığı sokakta hissetmişti kendini: Yağmurlu, soğuk bir kış gecesinde sokak lambasının önüne düşen titrek ışığıyla karanlığı tutmaya çalışan bir adam. Vücudunda yağmur suyuyla buluşmamış zerre kalmayan biçarenin akıbetini bugün dahi bilen yoktur. Karanlığa yürümüştür ve gözden kaybolmuştur ıssız sokakların bekçisi, pamuk ellerin kiracısı. İşte o zaman eksik olan bir şey vardı çerçevede: “El sahibi”nin durumdan bihaber oluşuna “empati” yoksunluğu da tuz-biber olunca resim siyah-beyaz oluvermişti planlananın aksine.

    Anlaşılan o ki ısmarlama olmuyor ne denemeler ne de aşklar. Hayatı lineer olmaktan çıkarmayı gaye edinmek gerek başlangıç noktasında. Bugün ile yarının arasında anlamlı bir fark olmalı karlı sayılabilmek için. Peki, sadece vitrindekilere gösterilen bu ilgi neden? -herkese dâhil olan- Kimselerin görmediği çok da şatafatlı olmayan bir elbise var öte yanda. Gözlere inen perdenin esrarı herkesin içinden bir kimse(!) olmaktan kaynaklı olmasın sakın? Halden anlayan yok mu biri, herkes olmayan biri, tüzel ya da sanal değil gerçek biri! Hâsılı kelam, halden anlayanlardan olmayı talep ediyor ve bu yazıyı bir kelimesinde dahi kendini bulanlara hediye ediyoruz.

    |


  2. 0 yorum: