Rss Feed
  1. Kaçınılmaz Bir Gerçektir Ölüm

    11 Şubat 2009 Çarşamba


    Yazmıyorum ya uzun süredir bahanem de yok hani. Sadece zamana sığamayanlardan olmak istiyorum, çok mu? O kadar da önemli değilim kendim için. Nefes alıp verişlerimi anlamlandıracak eserler bırakmak ve arkamdan iyi şeyler konuşacak birkaç kişi olsun istiyorum.
    Ölüm gerçekten soğuk hem de her şeyiyle. Hele ki bir yakınınızı kaybetmek… İlki zor oluyor gerçekten. Ardından neler oluyor, ne değişiyor bilmiyorum ama gitgide hissizleşmeye başlıyor insan. Zaman ne geriye çevrilebilir ne de durdurulabilir. Dur durak bilmez, akar gider anlamazsınız neler olduğunu. Bir de bakmışsınız aynanın karşısında buruşmuş bir yüz, ağarmış saçlar ve iki büklüm olmuş bir beden. İşte oksijenin ciğerlerimize dolduğu ilk andan o ana kadar geçen süreyi nasıl kullandığımızdır tüm mesele. Çünkü başlama ve bitiş noktaları arasındaki zamanın tasarrufu bizdedir. Ne yapmak istersek, nasıl kullanmak istersek o şekilde bize ayak uydurur zaman. Büyüdükçe anlıyorsunuz toprağa ne kadar da yakın olduğunuzu ve bazen gerçektende keşke diyorsunuz, keşke! Ötelerin ötesine kavuşmak bazısına susuzluk bazısına ise suskunluk..

  2. We apologize you Gaza!!

    28 Aralık 2008 Pazar

    Lanetli kavim İsrailoğulları lanetlendiklerini bildiklerinden olsa gerek bu dünyada Müslüman halka eziyet etmeye devam ediyorlar. Hamas ile olan ateşkesin 19 Aralık’ta bitmesinden sonra sessiz bir bekleyiş vardı Gazze’de. Yolda yürürken bir tedirginlik, bir korku hâkimdi herkeste. Çocuklar annelerin kanatları altında gidip gelmeye başlamışlardı uzunca bir süredir Gazze’de. Onlarda anlam veremiyorlardı bu duruma ya, seslerini de çıkartamıyorlardı. Çünkü herkeste kulakları sağır edercesine bir sessizlik hâkimdi. Ve beklenen oldu İsrail ordusu roket bombardımanına başladı dün sabahtan itibaren. Bombardımanın yoğunlaştığı sıralar okulların dağılmasına denk geldiği için de ölenler arasında çocukların sayısı oldukça fazla. Taş taş üzerinde bırakmayan İsrail bu dünyada hesabı kime verecek? Sivilleri katlederek savaş suçu işleyen ve uluslar arası hukuku hiçe sayan bu lanetli kavime yeryüzünde cezasını kim verecek?
    Peki, biz ne yaptık bugüne dek? Hiç sorguya çektiniz mi vicdanınızı? Neler oluyor yanı başımızda diyerek dikkat mi kesildiniz onlarca son dakika haberine yoksa olanları fark etmeyip resimdeki sanatçının kim olduğunu çıkarmaya mı çalıştınız?
    Her geçen gün biraz daha hissizleştirildiğinizin farkında mısınız acaba? Bir oyunun tam içerisindesiniz, oynuyorsunuz ama bihabersiniz. Ortadoğu’da yıllardan beri yaşanan insan kıyımına kaçınız tepki gösterdiniz, içinizden aydın(!) olan kaçınız özür dileme kampanyaları başlattınız, kaçınız elleri kolları bağlı diye hicap etti bu durumdan? Bir özür dilenecekse işte tam zamanıdır şimdi arkadaş! Farazi konular üzerinden özür dileyenler, insanlığın(!) gözleri önünde yaşanan drama karşı neredeler, neden hala sessizler? Yaşlı gözlerde ve dikenli düşlerde umutlarını büyütenlerin, Türkiye’yi hamileri olarak görenlerin, zulmedilenlerin şu ana kadar hep hayallerini yıktınız tutumlarınızla. Çünkü siz bir romanı okumaktansa kara kutunun karşısına geçip deforme edilmiş dizi-filmini seyredersiniz. Çünkü siz “bul karayı al parayı” formatında reyting kaygısı taşıyan yarışma programlarının seyircisisinizdir. Çünkü siz çam ağaçlarını keser, süsler ve hayal mahsulü bir karakterden bir şeyler istersiniz.
    Kınıyoruz, bu kıyıma sessiz kalanları,
    Kınıyoruz, hala Aralık’ın son günü için plan yapanları,
    Kınıyoruz, Yahudi’nin bu cesareti aldığı kaynağı,
    Kınıyoruz, sivilleri katledenleri,
    Ve kınıyoruz, farazi şeyler üzerine “özür dileme kampanyası” başlatanları ve destek verenleri!
    Özür diliyoruz, hissizleştiğimiz için,
    Özür diliyoruz, İslam dünyasına sırt çevirdiğimiz için,
    Özür diliyoruz, Batı’nın şakşakçısı olduğumuz için,
    Özür diliyoruz, kara lastiği bırakıp Converse giydiğimiz için,
    Özür diliyoruz, kitabı televizyona tercih ettiğimiz için,
    Özür diliyoruz, bir Fatiha’yı bile çok gördüğümüz için,
    Özür diliyoruz, umutlarını kararttığımız çocuklardan,
    Özür diliyoruz, anneleri yavrularından, babaları eşlerinden ayıranlara göz yumduğumuz için,
    Özür diliyoruz, bir ve beraber olamadığımız için,
    Özür diliyoruz Gazze, affet bizi n’olur. Zalimlerin ettiklerinin kat ve kat fazlasını bulacaklarını söyleyen Yaradan aşkına affet!
    Adil Cevaz bakın ne söylüyor, ona kulak verip bitiriyoruz utanç dolu bu yazıyı:
    Silah sapan kurşun taşlar
    Onbirinde akıncılar
    Hakkı hâkim kılmak için
    Ölür Ayşe ölür Yasin
    intifada intifada
    Selam sana şanlı kavga
    Koş anne koş
    Yavrun yerde
    Al sancağı sıra sende
    El-aksan’ın eteğinde
    Ateş barut kan bir yerde
    Filistin’deki meşale
    Sayhalanır tüm âleme
    intifada intifada
    selam sana şanlı kavga
    Koş Fatma koş
    Mehmet yerden al sancağı
    Sıra sende
    Bugün kudüs sarayova
    Yarın mekke şam ankara
    Bir diriliş
    Bir doğruluş
    Zulme karşı başkaldırış
    Hakka doğru tam yöneliş
    Koş bacım koş düğün senin
    Ağlamak yok artık sevin
    İntifada intifada
    Selam sana şanlı kavga

  3. Carpe Diem

    14 Aralık 2008 Pazar


    Eskiye özlem duyulur her daim. Yılların eskitemediği yegâne şey belleklerdeki anılardır çünkü. “Ah keşkeler” çekilir derinlerden. Göz pınarlarından süzülen iki damla yaş bu özlemin tasdikidir adeta. Hele birde bu özlem yanında pişmanlık da içeriyorsa işte o zaman… İşte o zaman bir sızı başlar ki sormayın gitsin!
    Sakınmak gerek “keşke”lerden. Zamanı geri çeviremeyiz bol “keşke”li cümlelerle. Oysa “iyi ki” demenin verdiği haz ötelerin ötesinden gelen ilahi bir lütuftur adeta. Pişmanlık duygusu çoğu zaman doğru zamanda doğru yerde doğru kişiyle olmamanın sonucunda bize kalan derdin, kederin ve gamın tek bir kalemde ifadesidir. Edebiyatımızda birçok yazar ve şair pişmanlık duygusunu işlemiştir. Sonu keşkelere ve dolayısıyla da pişmanlıklara gebe olan bir tane eser vardır ki pek dikkat çeker. İşte üstat Necatigil’in “Sevgilerde” şiiri uyarır insanlığı “keşke” dememeleri için. “Sevgilerde” nin her bir mısrasında hatalarımızdan bir demet buluyoruz. Ne de güzel söylemiş üstat “siz geniş zamanlar umuyordunuz, çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek.” Evet, işte bu iki mısra pek çok şey anlatıyor. Ertelemenin, ötelemenin, sonucunu bilebilir miyiz? Kimin aldığı nefesi vereceğinin garantisi var ki? İşte bu minvalden düşünürsek her ne olursa olsun söylemeliyiz. Söylemeliyiz ve içimizdeki ateşten gömleği çıkarmalıyız. Yanacaksak birlikte yanmalıyız çünkü. Bu ateş fazla bir bedene, bu sevgi taşıyor artık bu kâseden. Ve bu bir “söyle, kurtul” meselesi de değildir.
    Rastlantılardan ibaret değildir pişmanlıklar. Öyle ya, “keşke” dememize sebep veren tutumumuz olmasaydı, pişman da olmayacaktık. “İyi ki” leri ne kadar da az kullanıyoruz, “iyi” niteliği taşıyan sözcükler, cümleler ne kadar da az çıkıyor iki dudağımız arasından. Ne de az şükrediyoruz, ne de çok kendimizi düşünür olduk. Zira “ene, ene” demekten alamaz olduk kendimizi. Peki, düşündük mü hiç, önümüze gelen fırsatları elimizin tersiyle nasıl da geri çevirdiğimizi. Söyleseydik, bir adım atsaydık neler değişirdi hayatımızda tasavvur edebildik mi acep? Keşke dememek için, iş işten geçmeden birkaç adım atmalıyız. Nasıl yapacağımız, ne şekilde yapacağımız pek de önemli değil. Marifet limandan demir alabilmekte!
    Anılarda birçok duyguyu bünyesinde barındırır. Belleğimiz kimilerini oldukça berrak bir şekilde hatırlarken kimilerini de hatırlamakta oldukça zorlanır. İşte pişmanlıklarımız saklıdır o güçlükle hatırlanan hatta unutulmak istenen anılarda. Arkamızı dönüp bakmaya bile tenezzül etmediğimiz anılarımızdır onlar. Yıllar sonra hatırlanacak ve “anı” olarak değerlendirilecek olan olgu, içinde bulunduğumuz zaman dilimi içerisinde “an” olarak anılır. “Carpe Diem”i felsefe haline getirirsek, ertelememiz, içinde bulunduğumuz “an”ı yaşamamız icap eder. Sıcak bir “günaydın”ın yanında “carpe diem” demeyi de ihmal etmemek gerekir. Ve umursamak gerekir hayatı, onun tüm vurdumduymazlığına karşın. Düşlerinin peşinden gitmek gerekir, düşe kalka yol alınsa da düşleri kovalama uğrunda. Ve eğer kendin bilmek istiyorsan durma küçük kız, durma ve arkana bakma artık. Senindir mavi gök, kızıl güneş… Senindir “an” ve aslında sensindir “an”. An ki susmasın bu can!

  4. Kurban Ettiklerimiz

    7 Aralık 2008 Pazar


    Rahmân ve rahîm (olan) Allah'ın adıyla.

    1.  (Resûlum!) kuşkusuz biz sana Kevser'i verdik.

    2.  Şimdi sen rabbine kulluk et ve kurban kes.

    3.  Asıl sonu kesik olan, şüphesiz sana hınç besleyendir.
    Bir bayrama daha erişmenin çocuksu mutluluğu ve geride bıraktıklarımızın uzak diyarlarda oluşunun dayanılmaz hüznü var üzerimizde. Hani derler ya “bayramlar eskisi gibi değil” diye. İşte bayramları eskisi yapmak elimizdedir aslında. Düşünün bir hele, neleri kurban ettik o “eski bayramlardan”. O “eski bayramları” nasıl arar olduk, düşündünüz mü hiç? Bayramların bayram olduğu o günlerde –bilenler bilir” Serhat Hacıpaşalıoğlu’ nun sunduğu Riziko seyredilirdi, “bul karayı al parayı” formunda ne idüğü belirsiz programlar lügatimizde dahi yoktu! O günlerde bir sıcak gülümseme ısıtırdı insanların içlerini, stres ve dolayısıyla migren henüz bu coğrafyaya uğramamıştı! Belki de moderniteyi idrak edişimizdeydi sorun. Hegel’i yahut Weber’i anlayamamış olmamız iddiasının da arkasında güçlü dayanaklar var. Kurban ettiğimiz değerlerimize geri döndürüleceğimizin bilincinde olarak boynumuzu Hakk önünde eğiyor ve tüm İslam âleminde bayramların bayram gibi yaşanması temennisinde bulunuyoruz.
    Selam, sevgi, muhabbet ve dua ile..

  5. Sergüzeşt-i Tedrisat

    23 Kasım 2008 Pazar


    Her zaman söylediğimi söylüyor ve “yazmak bir ihtiyaçtır” diyorum yine. Yaklaşık 4 aydır klavyenin başına geçip de yazmaya vakit bulamamak nasıl bir bahanedir bilemiyorum ama bu işi özlediğimi söyleyebilirim tüm samimiyetimle.
    Bu yazı, bünyesinde, pişmanlıkla birlikte zararın neresinden döndüğünü kestiremeyen genç bir adamın hikâyesini de barındırmakta. Okudukça ne kadar az okuduğumuzu anlıyor ve hicap ediyoruz bu halimizden. “Okuma bilinci nasıl kazandırılır? “ sorusuna ayrıntılarıyla cevap verebilecek teknik donanıma sahip değiliz, yalnız iş işten geçmeden, “okuyacak vaktim yok” diyecek vakte ermeden okumak gerek en faidelisinden sahifeleri. Kitaplar birer hazine sandığı. İçlerinden çıkacak ganimet, okuyanın kitabın dipsiz madeninden çıkarabildiği cevherle orantılıdır. Tabii her kitap dipsiz cevher muhteva etmez, etmemeli de zaten. İyi kitapların varlığının değerinin anlaşılabilmesi için kötü kitaplar da olmalı küre-i arzda.
    Hepimiz Cin Ali ile başlamışızdır okuma serüvenimize. Peki ya sonrası? Sonrası muammadır bizim için. Biz ders kitaplarımızı elimizden düşürmezken, esas okumamız gereken literatürde kütüphanenin tozlu raflarında beklerdi her daim. Sınavlarla yoğrulmuş bir eğitim sisteminde, ölçme-değerlendirme (!) bilgiyi ölçmezdi asla. Kimin daha iyi ezberlediğini bulmaya yönelik sınavları tamamına yakını. En ön sırada saçları örgülü bir kız vardı, hani kafası sürekli eğik, elleri periyodik aralıklarla sayfa çeviren adını hatırlamadığımız kız! İşte o “ben buradayım” derdi ya her sınavda, hatırladınız şimdi değil mi?
     Eğitim sistemi dediğimiz olay ne menem bir şey ise bir türlü belini doğrultamadı bu coğrafyada. Köy enstitüleri ile temeli atılan o ezberci zihniyet günümüzde –ivmesini yitirmesine karşın- etkisini sürdürmekte. Aslında Köy Enstitülerinin kurulduğu 1940 yılını değil de, kuruluş amaçlarından saptıkları 1946 yılını milat olarak almak gerekir. Kuruldukları 1940 yılında konjonktür olarak Köy Enstitülerine ihtiyaç olduğu muhakkak idi, zaten "iş için iş içinde eğitim" ilkesiyle yola çıkmış olmaları da bunun en bariz delili. Siyasetin o çirkef yüzü 1946 yılında da kendini gösterdi ve seçim kaygısıyla Köy Enstitülerinin müfredatında ve yapılanmasında değişikliğe gidildi. Nihayetinde 1954 yılında Köy Enstitülerine kilit vuruldu. Dediğimiz gibi kuruluşundaki safiyane düşünce itibariyle Köy Enstitüleri o yıllarda gerekliydi, ne zaman ki ezberci zihniyet dayatılmaya başlandı genç dimağlara Köy Enstitüleri geçerliliğini yitirdi. İşte Köy Enstitülerini ezberci zihniyetin miladı saymamızın temeli bu müfredat değişikliğidir. Ta o zamanlardan birileri “teorik eğitim bir başına ziyan olur, bunun yanına bir de pratik eğitim verilirse işte o zaman dört başı mamur olur” demiş. Nietzsche’nin “biri ölümcül hastalığa yakalanmışsa kimse onun doktoru olmamalı” ve “ biri düşmüşse onu daha da itmeli” sözleri “biz”le ne derece bağdaşıyorsa, ezberci eğitim(!) sistemi de o derece faydalıdır. Neyse ki sesimizi duyan oldu da, son yıllarda Milli Eğitim Bakanlığı ilk ve ortaöğretimde, Yüksek Öğretim Kuruluda üniversitelerimizde –ki yüksek öğrenimde verilen eğitim apayrı bir tez konusudur- hummalı bir eğitim-öğretim güncelleme çalışması içerisine girdiler. Yakın gelecekte eğitim-öğretimdeki bu değişim ve gelişmelerden geri bildirimler alınacaktır. Bizde oluşan ilk intiba bu arzu ve istekle bu işin kotarılacağı yönündedir.
    Ümidimiz odur ki, yeni nesiller ağabeylerinin, ablalarının çektikleri ıstırapları çekmesinler. 
    Ümidimiz odur ki, yeni nesiller 100 temel eseri okumakla yetinmeyip fazlasını talep eder olsunlar. 
    Ümidimiz odur ki, yeni nesiller sorumluluk sahibi birer birey olmanın cesaretine sahip olsunlar.
    Ve ümidimiz odur ki, çevresine katma değer sağlayacak projelerin iştiyakı içerisinde olsunlar.